|
Hayatım Futbol'un önceki sayılarında, Türk futbolunun doksanlı yıllarda başlayan ve 2002 yılındaki dünya üçüncülüğüyle taçlanan altın dönemi sonrasında neden bir düşüş yaşamakta olduğunu, neden gelecek için fazla bir ışık göremediğimizi ve futbolda başarılı bazı ülkelerin ne gibi çalışmalarla sistem ve altyapı gibi sorunları hallederek toplam futbol kalitelerini artırdıklarını ve sürekli başarılara ulaştıklarını tartışmaya çalışmıştık.
Murat Eryılmaz
Kasım ayı içerisinde, kimine göre tesadüfen kimine göre azimle ulaştığımız 2006 Dünya Kupası play-off maçlarını oynadı milli takımımız. Ve kimine göre FIFA ve hakemler, kimine göre şanssızlık, kimine göre ise gücümüz yetmediğinden elendi. 2002 Dünya Kupası üçüncüsü Türk milli futbol takımı, bir sonraki dünya kupası finallerinde yer alamayacak.
Yine Kasım Aralık aylarında, Süper ligimizin şampiyonu Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi grubundaki maçlarını üst üste kaybederek
|
hem Şampiyonlar Ligi'nden elendi, hem de UEFA Kupası'ndan devam etme şansını kaybetti. Aynı dönemde, Süper Ligimizin Avrupa'daki diğer temsilcisi Beşiktaş da, UEFA Kupası grubundaki maçlarını kaybederek, bir üst tura geçme şansını yitirdi.
Avrupa Kupalarındaki diğer temsilcilerimiz Trabzon ve Galatasaray takımlarının daha önce elendikleri rakipler, Kıbrıs Rum Kesimi ve Norveç'in, Avrupa futbolunda adları bile anılmayacak takımlarıydı.
|
|
|
|
Kimileri hala bu neticeleri hakemlerle, önümüzü kesmeye çalışan FIFA ve UEFA ile, Avrupa hedefi olmayan yönetimlerle, "başarı için inanmak lazım ama bunlar yeterince inanmamışlar" ve benzeri anlamsız klişeler ve mazeretlerle açıklamaya çalışsa da, yıllardır hep aynı sonuçla karşı karşıya olduğumuz ve artık kendimizi bu tip klişeler ve mazeretlerle kandırmamamız gerektiğini kabul etmeliyiz.
Evet, milli takımımız 2002 Dünya Kupası üçüncüsüdür ve Galatasaray 2000 yılında UEFA Kupası'nı kazanmış, ertesi sezon Şampiyonlar Ligi'nde gruplardan çıkıp Real Madrid'in karşısına dikilmiş ve hatta kendi sahasında rakibini yenmeyi dahi başarmıştır. Ama bunlar artık yıllar öncesinde kalmıştır ve o başarılara ulaşan oyuncular, yani Türk futbolunun altın jenerasyonu artık ya emekli olmuş ya da son üyeleri de emekli olmak üzeredir.
Artık günümüze bakmak zorundayız. İlk olarak da, elimizde yeni bir altın jenerasyon olmadığını kabul etmeliyiz. Bazı yetenekli futbolcularımız var elbette ama mesela son İsviçre maçında milli takımın sol kanat savunucusu olarak yine altın jenerasyondan emekliliğine çeyrek kalmış Ergün Penbe'ye müracaat etmek zorunda kalmadık mı? Hala milli takımımızın savunmasının ortasında, kırdığı ceviz bini aşmış Alpay Özalan'ı görmüyor muyuz?
Fenerbahçe Milan'a karşı ya da Türk milli takımı Ukrayna'ya karşı oynarken, Türk
|
futbolunun yeni jenerasyonunun en iyi savunma oyuncularından kabul edilen ve Alpay günün birinde kendi isteğiyle ya da FIFA marifetiyle emekli olunca muhtemelen milli takım savunmasında tekrar sürekli oynamaya başlayacak olan Servet Çetin'in, Shevchenko karşısında ne hallere düştüğünü de hep birlikte görmedik mi?
Hem kafaları hem yapıyı değiştirmek şart
Şimdi artık gerçekleri kabul etme zamanı. Aslında geç bile tabii, ama zararın neresinden dönülse kardır. Türk futbolu için atılması gereken çok önemli adımlar var: TFF, doksanların başında olduğu gibi, yapısal bir takım değişiklikler için adım atmalıdır.
>Futbolcu geliştirme merkezlerine, bu merkezlerde çalışacak üst düzey çalıştırıcılara yatırım yapılmalıdır.
>Kulüplerde çalışmayan değerli hocalardan, uzun vadeli olarak bu merkezlerde yararlanılmalıdır,
>Türk futbolcusu ve futbol eğilimine uygun bir ekol için, kurulacak bir teknik danışma kurulu tarafından karara varılmalıdır.
>Genç oyuncular bir makro program dahilinde, ama mutlaka belirli bir sisteme yani Türk futbolu için uygulanmasına
|
|