Bir Önceki Sayfa
Hayatım Futbol / Nisan 2005   Hayatım Futbol / Nisan 2005
Bir Sonraki Sayfa
2002 yılında Kore ve Japonya'da düzenlenen Dünya Kupası'nda Türk Milli takımının elde ettiği üçüncülük Türk Futbolunun bugüne kadar geldiği en yüksek nokta olarak belirtiliyor.
Türk takımlarının son yıllardaki Avrupa macerasına genel bir bakmamız gerekiyor. Yine Nisan ayındayız ve adet olunduğu üzere kupalarda Türk takımı kalmamış durumda.

Fırat Topal
Mîladını 1984 yılında Jupp Derwall'in Galatasaray'ın başına geçmesine kadar götürebileceğimiz yükselme süreci ilk meyvesini 1989 yılında Galatasaray'ın o zamanki adıyla Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Mustafa Denizli yönetiminde ilk dört içerisine kalmasıyla gerçekleşti. Galatasaray birkaç sene sonra Feldkamp dönemiyle yakaladığı formu Reiner Hollman'la devam ettirdi ve 1994 yılında Şampiyonlar Ligi vizesi alan ilk takım olarak ilk sekiz içerisine kaldı. Bu çizgi son olarak 2000 yılında gelen UEFA Kupası ve Süper Kupa, 2001 yılında gelen Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finali ile doruk noktasına ulaştı. Bir sene sonra Türk Milli Takımı çoğunluğunu bu çizginin baş aktörlerinin oluşturduğu bir
kadroyla Uzakdoğu'dan bir üçüncülükle döndü. Dünya futbolu elbette Türk futbolunun bu yükselişinin temelini çok gerilerde aramadı ve ülkemizi son yıllarda en çok atılım yapan ülke ilan etti. Onlara göre Türk Futbolu son 4-5 senede görülmemiş bir patlama yapmıştı.

Ancak o yükseliş Kore'de o gece alınan üçüncülükle adeta bıçakla kesilmiş gibi durdu. Sadece 9 ay sonra, Denizlispor, Beşiktaş ve Galatasaray'ın Mart ayında Avrupa'ya veda etmesiyle ne kulüpler düzeyinde yapılan turnuvalarda Avrupa'da bir Türk takımı vardı ne de Milli takım iyi günler geçiriyordu. Bir sene sonrasında ise Milli Takımın dibe vurduğu

ilan edilmişken kulüp takımları açısından durum yine değişmemişti. Üstelik şubat ayına kalan takım sayısı bire düşmüştü (Gençlerbirliği).

Günümüze geldiğimizde ise Avrupa'da kalan son temsilcimiz, lig şampiyonumuz bir süre önce İspanya'nın orta sıra takımlarından Real Zaragoza'ya elenerek Avrupa hedefini önümüzdeki yıllara bıraktı. Çok değil 3 sene içinde bir anda tepe noktasından hızla düşüşe geçen Türk Kulüp Takımlarının Avrupa'daki performansının arkasında yatan nedenler acaba neler? Olayı basit bir anlayışla ele alıp Türk Futbolu'nu 4-5 yılda parlayan ve 2-3 yılda sönen ufak bir kıvılcım olarak mı incelemeliyiz ya da Türk Futbolu hiç yerinden kıpırdamadı da bazı isimlerin üstün başarıları ve şansın da yardımıyla mı gelecekte hiç elde edilemeyecek başarılar elde etti? Yoksa Türk Futbolu hala çok iyi bir yerde ve bunun değerini bilemiyor muyuz? Biraz konuşalım...

Açıkçası bu yükseliş dönemi öncesinde Türk Futbolu'nun Avrupa sahnesindeki hali pek iç açıcı değildi...Kulüp takımları seviyesinde elde ettiğimiz en büyük başarı Göztepe'nin o zamanki adıyla Fuar Şehirleri Kupası'nda 1969 yılında oynadığı çeyrek finaldi ve milli takım seviyesinde 1954 dünya Kupası dışında hiçbir uluslar arası turnuvaya katılamamıştık. Ancak 1984 yılında Alman Teknik Direktör Jupp Derwall'in Galatasaray'da başlattığı yeniden yapılanma dönemi Türk Futbolunda yepyeni bir sayfa açtı. Derwall'in

sadece Türkiye'de değil Avrupa'da da mücadele edebilecek bir takım yaratma hedefiyle başlattığı yapılanmanın ilk iki yılında Galatasaray pek de hoş bir dönem geçirmedi.Ancak 3. seneyle gelen şampiyonlukla beraber düğmeye de basılmış oldu. Yukarıda bahsettiğimiz başarılar arka arkaya bu dönemde gelirken alınan sportif başarılardan öte bir başka şey daha yeşermeye başlamıştı.Büyük düşünme ve Avrupa'lı rakiplerin gözünü korkutucu bir oyun sergileme hedefi. Bu hedefin ilk temsilcisi Derwall'in öğrencisi Mustafa Denizli oldu...Onu hala 2002'deki üçüncülüğün baş mimarlarından gösterilen Sepp Piontek'in öğrencisi Fatih Terim izledi.

Lucescu Terim'den aldığı bayrağı devam ettirirken Milli Takım da Terim-Denizli-Şenol Güneş sürecinin sonunda bahsettiğimiz Dünya Üçüncülüğüne ulaştı...Bu arada Beşiktaş'ın 2003 yılında Şampiyonluk hedefiyle çıktığı UEFA Kupası'nda oynadığı Çeyrek Finali de unutmayalım...