Bir Önceki Sayfa
Hayatım Futbol / Nisan 2005   Hayatım Futbol / Nisan 2005
Bir Sonraki Sayfa

bağımsız kaldığını düşünmek büyük bir hayalperestlik olur" şeklinde konuştu. Bu iddialara karşılık Mehmet Ali Şahin'in cevabı "İddialarda yeteri derecede delil bulunmadığından başkaca bir işleme gerek görülmedi. Herkesi sorumlu davranmaya çağırıyorum. Lig bitimine üç hafta kala ağızlarından çıkanı kulakları duymalıdır" şeklinde oldu.

Açıkçası örnekler çoğaltılabilir. Ancak ortada bir gerçek var ki yakılan ateşten çıkan duman gözümüzü fena halde bozmuş durumda ve bu duman çevre apartmanlara yayılan kıvılcımlar gibi "temiz" maçların da üzerine sinmiş durumda. Ehemmiyetle ele alınması gereken nokta bizce burada yatıyor.

Maalesef Türk Basınının bazı "fanatik" yazarlarında ve tribünlerdeki topluluklarda yeşermeye başlayan tehlikeli bir anlayış

giderek dallanıp budaklanmaya başladı. Olay adeta bir tür "teşvik söylentileri ve hakem hatalarından etkilenmediğin sürece sesini çıkarma" geleneğine dönüştü. Bir çok yönetici ve teknik adam kendi takımı söz konusu iddialara sırtını yaslayıp ortaya iddialar atabilecek sonuçlar aldığı zaman ses çıkarmayı tercih etti.

Lucescu geçen sezon kaybettiği şampiyonluğu neredeyse tek bir Samsun maçına bağlamaya kalkarken Fatih Terim 2002-2003 sezonunda Galatasaray'ın elle atıldığı gerekçesiyle iptal edilen golünü lig sonuna kadar dile getirmekten kaçınmadı.

Fenerbahçe yöneticileri Murat Özaydınlı ve Mahmut Uslu neredeyse kaybedilen her maç sonrası federasyon ve hakem hatalarını gündeme getirdiler. Bu anlayış nereye gidecek diye merak edilirken yazının girişinde bahsettiğimiz Aziz Yıldırım'ın açıklamaları geldi. Yıldırım amiyane tabirle "artık işin raconunu öğrendiği" yönünde yorumlanabilecek açıklamalar yaptı. Üstelik Aziz Yıldırım 16 Mart 2005 tarihinde bir hafta sonra Çarşamba günü bir basın toplantısı yapacağını açıkladı ki, bir hafta önceden yapılacağı duyurulan bir basın toplantısına daha önce pek rastlamamıştık. Bu tür bir açıklamayı fırsat bilen basınımız olayı, Gençlerbirliği maçı nedeniyle kopan fırtına nedeniyle, Denizli'de, o hafta sonu Fenerbahçe'nin kurban edileceğine dair söylentilere "aba altından sopa göstermek" şeklinde yorumladı.

Gözle görülür bir gerçek var ki, gelecekte

elde edilecek her bir şampiyonluğun lekelendiği hatta geçmişte elde edilenlerin de yadsınacağı bir tabloya doğru gidiyoruz. Buradaki asıl tehlike hala tam anlamıyla ekonomik krizi atlamamış, bu nedenle stadlara kafasında bir çok dertle gelen orta yaş kitlesinin ve eklemlenecek bir topluluk arayışına yoğun bir biçimde girildiği 16-17-18 yaşlarındaki gençlerin kolaylıkla inanabileceği iddiaların hiç çekinilmeden ortaya atılabilmesi.

Herkes bir diğerini bombalamaya çalışırken piyade olarak taraftarların karargah olarak da stadların kullanılması artık olağan hale geldi. Nitekim kritik maçları olan (küme düşmeme mücadelesi ve şampiyonluk yarışı gibi) takımlara karşı alınan galibiyetlerin ödülü "şiddet" olurken (Fenerbahçe-Gençlerbirliği maçı sonrası -ki Gençlerbirliği mağlup olmuştu- çıkış tünelinde çıkan olaylar ve geçen sene Rizeli futbolcuların Bursa'da yediği dayak, iki olguya da birer örnek olarak sayılabilir), alınan mağlubiyetin damgası "şikeci" ve "satılık maç" olarak vuruluyor.

Bu sorunu kökünden halletmek açıkçası çok kısa zamanda başarılabilecek bir eylem olarak görünmüyor. Açıkçası hiçbir yetkili de bu işin önüne geçmek için bir adım atmaya yanaşmıyor. Yeni futbol yasası ve Futbol Federasyonunun çıkardığı yönetmelikler maalesef işlevsellikten uzak kalmaya mahkum oldular. Kaldı ki bu tür düzenlemeler yapmaya çalışan kurumun bizzat kendisi de sürekli şüphe altında çalışmak zorunda kalınca çıkarılan yasalar daha doğuştan batıl oldu.

Türkiye uzun yıllar Ulusoy Federasyonunun "art niyet" ve "kayırma" dolu uygulamalarından şikayet etti ama bir çok kesimin "kurtulduk" gözüyle baktığı değişim sonucu göreve gelen Bıçakçı Federasyonunun uygulamaları karşısında ironik biçimde "Ulusoy federasyonu hiç olmazsa..." ile başlayan görüşler ortaya atılmaya başlandı. Kısacası ortada nereden tutulsa insanların elinde kalan bir durum var.

Kendi görüşümüze göre "teşvik" ve "şike" olaylarının önüne geçilmesi için öncelikle bu iki alanın, özellikle birincisinin çok iyi tanımlanması gerekiyor. Eğer bir hakkaniyetten, kulüplerin kendi varlıklarıyla mücadele etmesinden bahsediyorsak "teşvik" olgusunun her türlüsüne karşı olmamız gerekiyor. Doğru olan da bu. Bir Anadolu kulübüne büyük bir takımdan gönderilecek "motive edici" herhangi bir unsur kesinlikle kabul görmemeli ki bunu ülkemizde "zararsız" olarak gören hatırı sayılır bir topluluk var.