Bir Önceki Sayfa
Hayatım Futbol / Nisan 2005   Hayatım Futbol / Nisan 2005
Bir Sonraki Sayfa
Londra'da 20.000 kişilik bir semt stadında oynanan sıradan bir Coca Cola Ligi yani İngiliz İkinci Küme mücadelesi: QPR-Watford.
Talihli ziyaretçilerin durağı bir Cumartesi öğleden sonrası 20.000 taraftarla birlikte bu eğlenceli maç. Maçtan izlenimleri ve sahalarımızda görmek istediğimiz manzaralara karşı saygı duruşunu sizlere sunuyoruz.

Tuncay Yavuz
Bir futbolsever için haftasonunu, futbolun en dolu yaşandığı şehirlerden birisi olan Londra'da geçirmek gibisi yoktur muhakkak. Aynı futbolseverin yaşayabileceği en büyük hayal kırıklığı ise bu şehirde bulunacağı haftasonunda ligde FA Kupası sebebiyle maç oynanmayacağını öğrenmek ve Londra'da bu kupaya dair hiçbir maç olmadığı gerçeğiyle yüzyüze kalmaktır.

Bu hayal kırıklıklarıyla bezeli bir Cuma gününde Milwall Stadı'nı da ziyaret edip şehir merkezine dönerken otobüste bulduğunuz bir gazete parçası ise tüm planlarınızı değiştirebilecek seviyededir. Coca Cola Ligi'nin de o haftasonu maçsız

geçileceğini zannedip dertlerine dert ekleyen iki futbol sevdalısı arkadaşın gönlüne bir güneş gibi doğan Post Express gazetesi, Cumartesi günü Londra'da Queen's Park Rangers-Watford maçının oynanacağına ve hala bir miktar biletin mevcut olduğuna dikkat çeker.

Futbolu gerçekten sevenler de bilirler ki, İngiltere'de bir amatör karşılaşmada bile aynı coşkuyu ve heyecanı yakalayabilirsiniz. Bu yüzden kaçırılmayacak bir fırsatla yüzyüze olan bizler Cumartesi sabah ilk ışıklarla birlikte diğer bütün turistler şehrin muhtelif yerlerinin yolunu tutarken Loftus Road kapılarında bilet peşinde koşmakla vakit

harcarız. Bilet satıcısının 'Çok kısıtlı yer var, sahanın bir kısmını göremeyebileceğiniz yerden verebilirim ancak.' beyanını samimi bulmayarak, Türk usülü 'Başka hiç mi yok' sorusunu sormanın ne kadar isabetli olduğunu da ancak bu anlarda anlayabiliyoruz. Bir kontrol edeyim, cevabıyla gülümsemeye başlayan yüzlerimiz bilet satıcısının, 'Gerçekten çok şanslısınız, harika bir yerde iki kişilik boş yerim var.' cevabıyla yeteri kadar memnun olmuştur.

Biletlerimizi cebimize koyduktan sonra ise maç saatine daha epeyce vakit olmasından istifade ederek şehir merkezine doğru dönmeyi uygun görüyorduk. Fakat burada şansımızın 'Size daha fazla yardım edemeyeceğim, tam tersine dönüyorum' seslenişini duymazdan gelmiş olacağız ki, Londra'da pek rastlayamacağınız trafik, bizi maça zamanında yetişmekten alıkoyuyordu.

5 dakika gecikmeli olarak Loftus Road'taki koltuğumuza oturduğumuzda, biletçinin ne kadar haklı olduğuna şahit oluyorduk. Watford Menejeri Ray Lewington'la omuzomuza maç seyrediyorduk diyebiliriz.

Yerimizi alır almaz tribünlerin kalabalığı çarpıyordu gözümüze. Bir Cumartesi öğleden sonrası. Hava oldukça güzel bir kış gününe göre. Queens Park Rangers'ın hiçbir ümidi yok ligde, Watford ise düşmeme derdinde. Ve stadyumda 20.000 kişi vardı. Futbol kültürünün geldiği düzey adına bizi ilk hayrete düşüren bu olayla, müthiş bir tempoda

oynanan maça adapte olmaya başladık. Kalabalıktan söz etmişken takımlarını desteklemek üzere buraya gelen 2-3 bin Watford taraftarını da görmezden gelmemeli elbette. Tamamen yerleşmiş olan bu deplasman kültürüyle şehrin öbür ucundan yüzlerce insan buradaydı.

Aslında bu müthiş tempo lafına da açıklık getirmeli. Maç, hız olarak gerçekten çok etkileyiciydi. Fiziğe dayalı futbolla kıran kırana geçen maçı Graham Poll yönetiyordu. Takımlar genel olarak klasik İngiliz stili uzun toplarla rakip yarı alana geçmeye uğraşıyor, ancak savunmaya yerleştirilmiş uzun ve iri defans oyuncuları pozisyonlara kolay kolay geçit vermiyordu. Bunun yanında oyunda yaratıcılık adına bir şey görmek neredeyse imkansızdı. Kanatlara yerleştirilmiş oyunculardan, takımın önemli silahı Ainsworth'un bir adam geçmesiyle bile canlanan tribünler, ikinci çalımın gelmeyişinden bile mutsuz olmuyorlardı. Çünkü İngiliz futbolunda doğal olan buydu. İkinci ve üçüncü çalımı yapabilenler ise onlar için birer ilahtı. Çok kalıplaşmış,