Bir Önceki Sayfa
Hayatım Futbol / Nisan 2005   Hayatım Futbol / Nisan 2005
Bir Sonraki Sayfa

Yetmişli yılların ortalarında Fransa Futbol Federasyonu (FFF), Ulusal Futbol Enstitüsü'nü kurmuştu. Bu kurumun görevi, ülkenin 16 yaş ve üzerindeki seçme oyuncularını bir araya getirip, üst düzey antrenörler tarafından özel eğitim almalarını sağlamaktı.

Bununla yetinmeyen FFF aynı dönemde, ülkenin tüm profesyonel kulüplerinin, yaşı biraz daha büyük olan umut veren futbolcuları için gelişme merkezleri kurmalarını ve finanse etmelerini zorunlu kıldı. Bu merkezlerde, gelecek vaat eden futbolcular daha ileri futbol eğitimi alabileceklerdi. Böylece Fransız kulüpleri, hem kendi yıldızlarını yetiştirme, hem de Ulusal Futbol Enstitüsünün yetiştirdiği oyunculardan seçme imkanına kavuştular.

Zamanla kulüplerin kendi geliştirme programları o kadar ilerledi ki, seksenli yıllarda Enstitü artık daha küçük yaştaki oyunculara yönelmeye başladı. Küçük yaştaki yıldız adayları profesyonel kulüplere geçmeden önce yoğun teknik ve top kontrolü eğitimleri almaya başladılar. Sonuç? Thierry Henry, Nicolas Anelka, Louis Saha gibi inanılmaz top kontrolüne sahip yıldızlar.

Bu işlerin başında Gerrard Houllier vardı başlangıçta. Yedi bölgede merkezler kurulmuştu ve genç yıldız adayları düzenlenen turnuvalarla küçük kulüplerden seçiliyorlardı. En iyiler Enstitüye gidiyor ve hafta içi çalıştıktan sonra hafta sonları maçlar için kulüplerine dönüyorlardı.

Bu arada, FFF ile işbirliği içindeki tüm kulüpler, benzer futbol sistemleriyle çalışmayı sürdürdüler. Milli takım teknik direktörleri, zaten bu sistemin birer parçası olduklarından, aynı futbol tarzını takip ettiler. Sadece geliştirme amaçlı ufak rötuşlar yaptılar. Böylece, emekli olanın yerine yeni gelen gençler soğuk duş altına girmiş gibi olmadılar.

Öyle başarılı oldu ki sistem, Fransa, A milli takımlarda olduğu gibi, gençler ve ümitler düzeyinde de sürekli en başarılı ülkeler arasında yer alır oldu. Nihayetinde, diğer ülkeler de Fransız sistemini kopyalamaya başladılar. İngiltere, Fransızlardan otuz yıl sonra da olsa, kendi programlarını oluşturma kararı aldı ve uygulamaya koydu.

Onlarca yıldır belirli futbol ekolüne bağlı oynayan İngilizler dahi futbolcu yetiştirme konusunda bu modeli kendilerine örnek alma alçak gönüllüğünü gösterebildiler.

Oysa biz, bırakalım alçak gönüllüğü, ilgi dahi göstermiyoruz hala. Aklımız hala 2002 Dünya Kupası üçüncüsü olmamızda. Bir kez üçüncü olduk ya, artık herkesi havada karada yenmeliyiz. Gürcistan, Arnavutluk, Ukrayna ciddiye bile alınmamalı. Bu kendimizi dev aynasında görme huyumuz bitiriyor bizi...

Halbuki Türkiye'nin potansiyeli büyük. Türkiye Avrupa'nın en fazla nüfusa sahip ülkelerinden biri. İklim olarak da spor yapmaya, futbol oynamaya en elverişli ülkelerden. Üstelik Türkiye çok genç bir nüfusa sahip. 30 yaşın altında çok büyük bir potansiyel var ülkemizde. Avrupa'nın diğer gelişmiş ülkeleriyle karşılaştırıldığında, o ülkelerdeki nüfusun fazla artmamakta olduğu, dolayısıyla yaş ortalamasının yüksekliği dikkati çekmekte. Yani genç nüfus olarak bakıldığında Türkiye'nin oldukça gerisindeler.

Ekonomik açıdan bakıldığında da, futbolun özellikle gelir seviyesi düşük ülkelerde gençler için bir sınıf atlama aracı olarak görüldüğü hep dikkati çekmiştir. Türkiye'de de gelir düzeyi, Avrupa'nın futbolda ileri, hakim ülkelerine göre çok ama çok düşük seviyelerde. Avrupa'nın söz konusu ülkelerinde ise, yani Almanya, İngiltere, İtalya, Fransa gibi ülkelerde ortalama gelir düzeyi Türkiye için ulaşılmaz gözüken rakamlarla ifade ediliyor.

Bu demografik ve ekonomik şartlar, elbette Türk futbolunun geleceği için önemli bir altyapı avantajı gibi görünüyor. Bunu kullanabiliyor muyuz?

El bebek gül bebek üzerine titrediğimiz genç yıldızımız Tuncay Şanlı sol ayağıyla topa vurmayı 22 yaşında öğrenmeye çalışıyor. Milli takımda sürekli oynayabilecek sol ayaklı kanat oyuncusu sayımız ise malumunuz.

Öte yandan, Fransız sisteminin ürünü Nicolas Anelka'nın o inanılmaz fiziğine rağmen, her iki ayağıyla topa hakimiyeti ve vuruş tekniği ağzımızı açık bırakıyor. Üstelik Anelka ne zaman Fransa milli takımına giderse gitsin orada oynanan oyunun ne olacağı biliyor. Oysa Tuncay Şanlı, kimin milli takım teknik direktörü olduğuna bağlı olarak değişecek oyun sistemleri ve oyuncu tercihler arasında bocalamaya devam etmek zorunda.

Bu gidişata mahkum değiliz elbette, olmamalıyız. TFF, doksanların başında olduğu gibi, yapısal bir takım değişiklikler için adım atmalı. Yatırımlar yapmalı. Milli takım oyuncularına büyük primler, yöneticilere dolgun maaşlar, misafirleri özel uçaklarla milli maçlara taşımak yerine, geliştirme merkezlerine, bu merkezlerde çalışacak üst düzey çalıştırıcılara yatırım yapmalı. Kulüplerde çalışmayan değerli hocalardan bu merkezlerde yararlanılmalı ve genç oyuncular bir makro program dahilinde, belirli bir sisteme göre altyapı eğitimine tabi tutulmalı.

Yoksa, "Ankara merkez, kafasına göre herkes" düşüncesiyle, belki bir elli yıl sonra bir dünya kupası çeyrek ya da yarı finali daha görür, sonra da ilk gelen teknik direktörün kellesini isteriz yine.