 |
Türk futbolunu, Euro 96 ve Euro 2000 finallerine, 2002 Dünya Kupası üçüncülüğüne taşıyan, çoğunluğunun formasını giydiği kulübe UEFA kupası galibiyeti yaşatan altın jenerasyonun emeklilik dönemine gelmesiyle birlikte, her zaman olduğu gibi, belirli bir sisteme dayanmayan, bu başarıların sürekli olacağı yanılgısına kapılmış bazı kesimlerin şaşkınlığı ve tepkisi iyice büyümeye başladı.
Murat Eryılmaz |
Bazı futbolseverler ve yorumcular, bu geçiş döneminin hiç de kolay olmayacağının bilincindeler elbette. Ancak geçiş dönemi zor da olsa arkasından ne geleceğini kestirmemiz zor. Çünkü bizce, Türk futbolunun en büyük problemi, teknik direktörlerin yetkinliği, bazı oyuncularla aralarında problem yaşanması ya da formsuzlukları değil, bir ekol sahibi olunmaması, bir "Türk Futbol Sistemi"nin bulunmamasıdır. Kısacası her şey tesadüflere bırakılmaktadır.
Bu savı test etmek amacıyla biraz geriye, biraz da bugünümüze bakalım.
|
1996 Yılında Avrupa Şampiyonası finallerine katılma hakkı kazanan Türk Milli Takımı, ağırlıklı olarak, 1993 Akdeniz Oyunları finalinde şampiyon olan Olimpik Milli Takım oyuncularından oluşuyordu. Bu jenerasyon, milli takımımızı Euro 2000 finallerinde çeyrek finale çıkardıktan sonra, 2002 Dünya Kupasında yarı final oynayıp dünya üçüncüsü oldu.
Gelişimleri sırasında artan tecrübe ve futbol görgüleriyle başarı çıtasını sürekli yukarı taşıdılar. Aynı jenerasyon, Fatih Terim, Mustafa Denizli ve Şenol Güneş gibi farklı teknik direktörlere ve farklı oyun
|
|
|
 |
tercihlerine rağmen başarılı olmaya devam etti.
Elbette bu başarılarda, adı geçen teknik direktörlerin, o jenerasyonu arayıp tarayıp bir araya getiren diğer teknik çalışanların ve yöneticilerin de haklarını teslim etmek lazım. Ancak en önemli payın bu altın jenerasyona ait olduğunu da kabul etmek gerekiyor.
Şimdilerde ise, o söz konusu jenerasyonun neredeyse tamamen milli takımdan kopmuş olması nedeniyle, yepyeni oyuncular, yine farklı oyun anlayışı olan bir teknik direktör ve yepyeni bir oyun tarzı var milli takımımızda. Milli futbolcularımızın önde gelenlerinden Emre Belözoğlu diyor ki "Biz henüz tecrübesiziz. Birbirimizi tanıyacağız, birlikte oynamayı öğreneceğiz." İşte cevap burada. Ne teknik direktör kabahatli ne de bir futbolcuyu milli takıma çağırmakla her şey düzelecek. Zaafiyet; "sil baştan" yapmaya zorunlu olmamızda ve bu zorunlu sil baştan yapmanın kaçınılmaz sonuçlarıyla yüzleştiğimizde dahi gerçekleri görmek istemeyişimizde.
Beklememiz gerek. Bekleyeceğiz ki birbirlerine alışsınlar, nasıl oynamaları gerektiğini öğrensinler.
Peki eloğlu da böyle mi yapıyor? Bazısı bizim gibidir muhakkak, ama şüphesiz onlar da başarıyı tesadüfen yakalıyorlardır bizim gibi.
|
Sürekli başarı için ne lazım? Ekol lazım, sistem lazım. Yapan bal gibi de yapıyor bunu. Bakalım; 1958 Dünya Kupasından 1978 Dünya Kupasına kadar hiçbir başarısı olmayan, 1984 Avrupa Şampiyonu, 1998 Dünya Kupası şampiyonu, 2000 Avrupa şampiyonu olan Fransızlar nasıl yapıyorlar? Nasıl bu kadar oyuncu yetiştirebiliyorlar, nasıl bu kadar başarılı takımlar çıkarabiliyorlar?
1998 Dünya Kupası şampiyonu Fransa'nın teknik direktörü Aime Jacquet'nin cevabı şöyle: "Bu; uzun, acı dolu ama dikkatle planlanmış, yepyeni bir sistemi ve yepyeni bir futbolu öğretme sürecidir."

|
|