başarıya engel olduğunu düşündükleri herkesi çiğnemeye hazırlar. Böyle olaylar kulüp seviyesinde kalmıyor. Bu hastalıklı düşünce tarzı peşimizi ulusal takım maçlarında dahi bırakmıyor. Avni Aker'de yaşadığımız tecrübe bu taraftar kimliğini tartışmaya açmak için iyi bir fırsat olabilirdi, ancak biz yine üç maymunu oynamayı tercih ettik.
Öte yandan; bu vahim manzaranın tüm sorumluluğunu bu genç çocukların sırtına yüklemek insafsızlık olur. Futbolun hitap ettiği kitle, medyanın güdümüne girmeye en müsait insanlardan oluşuyor. Bu yüzden sanık kürsüsüne ilk olarak çıkarılması gerekenler futbolu keyifli bir spor olmaktan uzaklaştıranlar olmalıdır. Her gün televizyon ekranlarında veya gazete köşelerinde futbolculara, teknik direktörlere saldıran, izleyicilerine başarısızlığın "onursuzluk" olduğu fikrini pompalayan insanlardır taraftarları futbol sevgisinden uzaklaştıran. İnsanlar üstündeki etkilerinden ötürü en geniş sorumluluğa sahip medya mensupları, bu güçlerini olabildiğince saygısız bir tavırla sergileyerek futbolumuza en büyük fenalığı yapmaktadırlar.
Bu olaylardan sonra en büyük tepkiyi gösteren teknik direktörler ve kulüp yöneticileri, aslında takındıkları tavırla kan isteyen taraftara destek olduklarının farkına varmalıdırlar. Daha yakın tecrübelerimiz olmakla birlikte, en çapıcı olay iki sezon önce yaşandı: Robert Enke Fenerbahçe formasıyla çıktığı ilk maçta yediği üç gol sonrasında kendi
|
taraftarının linçine maruz kalmıştı. Bahsi geçen "başarıperest taraftarlar" mağlubiyetten sorumlu tuttukları kendi kalecileriyle dalga geçmiş, Enke'nin belki de futbol hayatının en kötü dakikalarını yaşamasına sebep olmuşlardı. Taraftarın bu tavrına en büyük destek maçtan birkaç gün sonra kulüp yöneticileri ve teknik direktörden geldi: Robert Enke kulüpten uzaklaştırıldı! Teknik direktör ve yöneticiler, taraftarın bu tavrına karşılık oyuncularının arkasında durmayı başaramadı. Bu durumun Fenerbahçe'ye has olmadığını Yasin'i ve Petre'yi göndererek Beşiktaş ve Galatasaray yöneticileri de kanıtlamış oldu. Halbuki böyle bir davranış, taraftarlara davranışlarının doğru olduğunu ve istemedikleri futbolcuları uzaklaştırabilme gücüne sahip oldukları hissini verecektir. Nitekim öyle oldu; bu olaylardan sonra aynı taraftar Deniz'i, Selçuk'u, Arif'i, Hasan'ı protesto ederek bu gücü kullanmaya çalıştı.
|
|
 |
Gheorghe Hagi, İstanbulspor maçından sonra "Bazıları bu işin çok kolay olduğunu sanıyor, sahaya çıkıp bir koşsunlar da görelim!" derken Türkiye'de, mesleklerine olan saygının yoksunluğundan şikayetçiydi. Futbolculuğun veya teknik adamlığın haliyle çok basit olduğu ülkemizde futbol maçı izleyip de işin uzmanı olmayan kişi sayısı oldukça az. Bu yüzden futbolculara ne yapmaları gerektiğini öğretmek, teknik konularda ahkam kesmek çocuk oyuncağı.
Durum böyle olunca Türkiye'ye gelmiş en beyefendi spor adamlarından birini "Yeniköy kasabı" diyerek aşağılamak, bir başkasını "alman köylüsü" diyerek kovmak gayet doğal. Bu hakim havanın tribüne yansımaması mümkün mü? Zaten futbol sevgisinden mahrum bırakılmış tribünlere, futbolculuk ve teknik adamlığın "saygı

|
gerektirmeyecek kadar basit" meslekler olduğu gizli fikri aşılandığı müddetçe başımıza gelenlerden şikayetçi olmamamız gerekiyor.
Bütün bu yaşananlardan ötürü derin bir üzüntü duyan, bir başka takımdan nefret ettiği için değil, kendi renklerini sevdiği için tribüne gelen futbolseverler de yok mu? Elbette var, ancak seslerine nefret karışmadığı için az duyuluyorlar. Tüm stad ıslıklarken, kendi oyuncularını alkışlayan insanlar bunlar. Pankartlar hazırlayıp, çiçekler verip, "düşünemeyen arkadaşları" için özür dileyen insanlar. Şüphesiz 12 numaralı forma en çok onlara yakışıyor, futbol onlara yaraşıyor. Türk futbol camiasının; medyasından, yöneticisine kadar her kademesinde artık futbolun özüne, bu taraftarlar kadar sahip çıkması gerekiyor. Satacağınız üç-beş fazla gazete, alacağınız üç puan, kaybetmeye başladığımız sporseverlik ruhuna telafisi zor zararlar verebilir. 
|
|