Bir Önceki Sayfa

Bütün şehir futbolun büyüsüne kapılmış. Her bir köşede kolkola bira içen, şarkılar söyleyen OM ve Valencia taraftarları var. Ortalıkta bir tane bile polis yok. Park sorunu hariç canımızı sıkan hiçbir şey olmuyor.

Taraftarlar sanki komut almışçasına ayrı barlarda konuşlanmış. Sadece final takımlarının taraftarları değil, bir ümitle erkenden final biletini almış Newcastle ve Celtic taraftarları da kalabalığa karışmış. Şarkılar birbirine karışmış iyiden iyiye; Yunanca, İspanyolca, Fransızca ve zaman zaman İngilizce tezahüratlar geliyor kulaklara sağdan soldan. Tam bir futbol curcunası. Tam bir şenlik. Ancak saatler sonra maçın ayırdına varıyoruz. "Geç olmadan kalkalım" diyor birisi. "ABBA'nın konserini kaçırmayalım". "Önce sarhoş olalım" diyorum, "ayık dinlemek istemiyorum". Barlardan stada doğru hipnotize olmuş gibi yürüyordu herkes. Sanki ulvi bir görevi yerine getirecekmişiz gibi koşullanmışız. Ullevi stadı ibadethane gibi görünüyor gözümüze.

Maç başlıyor.
Stadyum 40 binden fazla insanla dolu, yarı yarıya bölünmüş. Çok alışkın değiliz bu görüntüye, atmosfer çok farklı. İki takım da

Her bir köşede kolkola bira içen, şarkılar söyleyen taraftarlar var.

sahaya geliyor, her iki tarafın da bayrakları, şarkıları eşliğinde ve tabi ki fotoğraf makinalarının parlak ışıklarıyla.

Maçın genelinde Valencia daha egemen. Marsilya'nın sahasında geçiyor dakikalar. Maçın sonu baştan belli gibi. Ancak gol perdesi Marsilya için oldukça şanssız bir şekilde açılıyor. İlk yarının son dakikasında Fabian Barthez, bir kırmızı kart eşliğinde penaltı hediye ediyor Valencia'ya. Valencia için oldukça kolay bir penaltı ve 1-0. Bundan sonrası Valencia için daha rahat geçiyor ve Mista'nın 57. dakika gölüyle maçın skorunu da yine onlar belirliyor. 2-0

Maçı tribünde kazanan OM taraflarının performansı, takımlarının kupayı kaldırmasına yetmiyor. Drogba, Barthez, Marlet ve diğer bütün oyuncular, OM taraftarlarıyla birlikte gözyaşı döküyor sahada.

 

Maçtan sonra arkadaşlarımızla vedalaşmak için dışarı çıkıyoruz. Yakalamamız gereken bir uçak var. Gece boyunca Kopenhag'a araba kullanıyoruz. Güneş hala pırıl pırıl.

Yorgun ama.
Sabah saat 7 uçağına kadar havaalanında birkaç saat daha geçiriyoruz. Plastik koltuklar çok rahatsız ama yorgunluktan gözlerimiz kapanıyor. Uçağa gidişimizi, inişimizi zar zor hatırlıyorum. Atina'nın caddelerine girince kendimize geliyoruz. Hayat biz yokken de devam ediyormuş! Bizim aklımızda hala iki günlük macera var. "Nerdeydik, nereye geldik!" şaşkınlığıyla birbirimize bakıyoruz. Çantalarımızda ne bir hediye ne de hatıralık eşya var ama, zihinlerimiz anılarla dopdolu. Önemli bir not daha: Birkaç gün sonra yine original üyeleri olarak eski oyuncumuz Zikos'u zlemeye gidiyoruz Porto-Monaco finaline. Bizzat Zikos davet etmişken gitmemek olmaz. Sadece hepimizin bildiği futbol motivasyonu.

Birkaç gün sonra bile hala büyülü gibiyiz. Hislerimiz anlatılmaz. Bütün anılar fotoğraf kareleri gibi zihnimizde asılı. Bir geziyi futbolla bütünleştirmek bambaşka birşey. Futbol, bu. Maçtan, maç sonucundan öte yaşadığınız tecrübeler, edindiğiniz anılar ve dostlar. Sizden uzak, sizden bambaşka insanlarla aynı sevgiyi paylaşmak ise hayret verici.  Futbolun gücü de burdan geliyor olsa gerek. Bu tecrübeyi, ismi bile futbol felsefemi tanımlayan bu dergi için yazmak ayrı bir keyifti. Ne de olsa yazılan herşey "hayatım futbol" üzerine.


Bir Sonraki Sayfa
Sayı 7 - İçindekiler - Diğer sayfalara geçiş : 2-4-6-8-10-12-14-16-18-20-22-24-26-28-30-32-34-36-38-40-42-44-46-48-50-52-54-56-58-60-62-64-66-68-70-72-74-76-78-80-82-84-86-88-90-92-94-96-98-100-102-104-106-108-110-112