Bir Önceki Sayfa

Bu yazı, futbol topunun peşine düşen bir grup arkadaşın hikayesidir.
Hikayenin kahramanları, AEK Original21 üyesi beş futbol tutkunu yunan ve onca yolu uğruna gittikleri Marsilya'nın taraftar grubu Commando Ultra'84 üyeleri.
Yer; UEFA Kupası 2004 finali.


Makis Solomos

Futbol tutkunlarının her şeyden çok sevdiği şeydir topun peşinde koşmak. Hem sahada hem saha dışında. Çizgilerin olmadığı yerde, futbol için seyahat etmek kadar motive edici bir deneyim yoktur. Bunu neyle adlandırır sanız adlandırın: delilik, saçmalık ya da aşk. Duymadığım şeyler değil. Ben sanırım bu tutkuyla yaşamaya mahkumum ve yaşadığım sürece bu tutkuyu yaymaya çalışıyorum.

Hikaye malum, 2003-2004 sezonunda geçiyor. Problemlerini aşmış Marsilya'nın, nihayet Avrupa'da tekrar kıpırdamaya başladığı sezon... Şampiyonlar Ligi maçlarının ardından UEFA Kupası'nda yoluna devam edip Newcastle, Liverpool, Inter gibi takımları geçmeyi başaran bir Marsilya var karşımızda. Finaldeki rakibiyse o sezonun en güçlü ekiplerinden biri, Valencia.

 

Ne kadar uzak, o kadar yakın.
Final maçını izleme fikri, çok önceden henüz Şampiyonlar Ligi maçları oynandığı sırada gelmişti aklımıza. Original21'in otuzbeş üyesiyle birlikte OM-Partizan Belgrad ve ardından Partizan Belgrad-OM Şampiyonlar Ligi grup maçlarında hazır bulunmuştuk. Drogba'nın harikalar yarattığı zamanlardı ve biz daha o zaman Marsilya'nın finale gideceğini anlamıştık. Newcastle yarı final maçından sonraysa seyahatimiz kesinleşmişti artık. Ne yapıp edip o maça gidilecekti.

İsveç Ullevi Stadı başta bize çok uzak göründü. Çok kuzey! Çok soğuk! Ama futbol deliliği işte; karar verdiğimizde sonra yolu yarılamıştık bile. Hemen, en ekonomik yoldan nasıl gidebileceğimizi planladık. Önce uçakla Kopenhag, daha sonra kiraladığımız bir arabayla ver elini Goteburg. Bizim için tek sıkıntı zamanla ilgiliydi ki, bütün seyahati 2 gün içerisinde yapmak zorundaydık. Dile kolay; o kadar kilometreyi ve birayı iki güne sığdıracaktık!

Kopenhag
Maçtan bir gün önce uçuyoruz artık. Çocuklar gibiyiz. Önce Kopenhag'ın güzelliğiyle büyüleniyoruz. Ama ne tuhaf ki futbola ait hiçbir iz yok şehirde. Kuzeyin ağır ritminden nasibini almış, ilginç mimarisi ve bisiklet dolu yollarıyla şaşkın şaşkın geziyoruz. Büyük meydanı, Tivoli'yi, ardından Christiania'yı aynı meraklı gözlerle geçip tren istasyonunda birkaç CU84 üyesiyle buluşuyoruz. Ardından bütün günü futbol hikayeleri, şarkıları ve

O gece binlerce bisikletin olduğu şehirde bisiklet keyfi sürüyoruz tuhaf bakışlar arasında

fotoğraflarıyla geçiriyoruz. Ertesi gün araba ayarlamak üzere o gece orada konaklamaya karar veriyoruz. Zaten kıpırdayacak halimiz yok. O gece binlerce bisikletin olduğu şehirde bisiklet keyfi sürüyoruz tuhaf bakışlar arasında. İnsanlar, su gibi bira içen üç ayrı dilin konuşulduğu bu eğlenceli grubu şüpheli gözlerle kesiyorlar. Manyak mı bunlar!?!

Ertesi sabah, güç bela bulduğumuz arabayla erken saatlerde kuzey yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ediyorz. Kuzey'in sonu yok gibi. Danimarka ve İsveç'i birbirine bağlayan Oresund Köprüsü'nü geçerken bu yapıt karşısında düşünmeden edemiyorum: insanoğlu isteyince neler yapıyor.

İsveç'te son tango
Dört saatlik bir yolculuk daha yapıyoruz İsveç'in içlerine doğru. Uçsuz bucaksız ovalar ve büyüleyici ormanlarla o kadar havaya girdik ki, Vikinglerle tanışmak için can atıyoruz. Sonuç beklediğimiz gibi olmuyor tabi ki ama yeterince keyiflendiriyor bizi Goteburg'un görüntüsü. Pırıl pırıl güneşin altında rengarenk taraftar kalabalığı, sihirli dakikaları bekliyor. Biz oradan sıyrılıp CU84 dostlarımızı bekliyoruz, diğer OM taraftarıyla buluşma noktasına gitmek üzere. Nereye mi? Tabi ki "Dubliner Bar"a.


Bir Sonraki Sayfa
Sayı 7 - İçindekiler - Diğer sayfalara geçiş : 2-4-6-8-10-12-14-16-18-20-22-24-26-28-30-32-34-36-38-40-42-44-46-48-50-52-54-56-58-60-62-64-66-68-70-72-74-76-78-80-82-84-86-88-90-92-94-96-98-100-102-104-106-108-110-112