Bir Önceki Sayfa
Hayatım Futbol / Mart 2005   Hayatım Futbol / Mart 2005
Bir Sonraki Sayfa
Jacquet, Cantona'yı ve Ginola'yı 98 Dünya Kupası için hiçbir hazırlık maçına çağırmayıp, kadroya almayacağını bunun oyun planına aykırı olduğunu söylediğinde tüm Fransa ayağa kalkmıştı. Kaldı ki Cantona o sırada Manchester United'da altın yıllarını yaşıyordu. Jacquet 2 yıl sonra Kupayı St. Dennis'te kaldırınca bu yorumların hepsi tarihe gömüldü. 2002 Dünya Kupası'nda İrlanda futbolunun sembollerinden Kırmızı Şeytanlar'ın kaptanı Roy Keane, Mick McCarthy ile kavga edip kamptan kovulduğunda İrlanda'nın gruptaki akıbeti için hiç iyi şeyler konuşulmuyordu. Ama İrlanda gruptan çıkmayı başardı. Aslında Ersun Yanal'ın bu konuda da yorumları bu iki olaya benzer. Yanal bir hafta önce Sabah Gazetesine verdiği son röportajında Hakan Şükür'ün oyun planına uymadığını yineledi ve kampta "abilik" müessesesinin gereklerini yerine getiremediğini ekledi. Dolayısıyla Hakan Şükür'ün milli takıma alınmaması sırasında Bülent Korkmaz'ın hala takımda yer almasından şikayetçi olanlar için de yardımcı olabilecek bir açıklama sayılabilir.

Ancak bizim Ersun Yanal'ı eleştirdiğimiz konu oyuncu seçimi değil. Ersun Yanal kendisiyle beraber dünya futbolunda bizden daha aşağı seviyede kabul edilen 3 favori takımın bulunduğu bir grupta şu

anda bu 3 takımın da ardında. Grup liderliğini, bu 4 takımın içinde maçlar öncesi en zayıf takım olarak gösterilebilecek Ukrayna parsellemiş durumda. Dolayısıyla ufukta kazanılacak bir "baraj maçı oynama hakkı"na talip 3 takım bulunuyor. Bu üç takımın üçünün de geriye kalmış 7 maçı var. Üç takım içerisinde ikinciliğe en yakın olanı Yunanistan olarak görünüyor. 8 puanda ve aynı puandaki Danimarka ve Türkiye'nin iki puan önünde. Türkiye olarak önümüzdeki iki takımla içeride oynayacağız. Yapacağımız şey bu iki takımı da mutlak surette yenip Ukrayna'nın bu takımlara çelme takmasını beklemek olacak.

Yanal'a göre her şey henüz kaybedilmedi ve bir maç daha "yenilgi" hakkımız var. Milli Takım teknik direktörümüz bunu düşünüyor. Ama gerçek durum bundan mı ibaret? Ya da bu tablonun sonucunda, Milli Takım teknik direktörünün başarılı, ya da kalan 7 maçta başarıya götürecek puanların alınmasını sağlayacak yetenekte bir hoca olduğuna ulaşabiliyor muyuz? Aslında ortada olan tablo şu. Ukrayna'nın alıp götürdüğü birincilik koltuğuna ulaşmamız imkansız gibi görünüyor. Görüş açımızda ise sadece bir ikincilik koltuğu var ama bu da önümüzdeki iki takım tarafından tehdit ediliyor. Bu sıkı mücadeleye hazırlanmak için acaba milli takım gerekli hazırlığı yaptı mı? Milli takım ve Ersun Yanal uzun süren bir Avustralya ve Uzak Doğu turnesinden acaba oyun planında yeni açılımlara gidecek fikirlerle dönebildiler mi? Yoksa Yanal sadece o maç turunda ironik biçimde neredeyse tüm

gollerimizi atan Hakan Şükür'ün oyun planımıza uymadığı gerçeğine mi ulaştı?

Ortada bir gerçek var. 2006 biletinin üzerinde 3 talip var ve çok değil sadece 25 gün sonra bu 3 rakip çok çetin bir mücadeleye girecek. Türkiye bu mücadeleye oyun planını belirleyecek ve zihin açısından yeni açılımlar kazandıracak hazırlık kampları ve maçları ile değil, Yanal'ın aldığı ya da dağıttığı teşvik primi iddialarıyla hazırlanıyor. Bu teşvik primi iddialarının gerçek olup olmadığı bizi ilgilendirmiyor, bizi ilgilendiren bu iddiaların milli takımımızın teknik direktörünün beynini meşgul etmesi ve elemelerdeki gelişimimizi değerlendirmekle yükümlü olduğunu hissettiğimiz basınımızı işgal ettiğidir.

Çok net ve acil tedbirler alınması gerekmektedir. Ben bazı spor otoritelerinin belirttiği gibi Yanal'ı görevden almanın yarar getireceğini

düşünmüyorum. Yapılacak iş; milli takım oyuncularına bir tür rehabilitasyon programını içerecek, nerede ve hangi pozisyonda olduklarını hatırlatacak ve sorumluluklarını yineleyecek bir kamp döneminden geçirmektir. Bununla beraber Futbol Federasyonu yönetimi edilgen tutumunu bırakıp "LÜTFEN" Ersun Yanal'a olan desteğini belirtmeli ve artık manipüle edilen yerine gündem belirleyen konumuna geçmelidir. Ersun Yanal; burada en büyük görev ona düşmektedir. Yanal'ın elinde önemli bir kadro, yıldız oyuncular ve bütün bunların da getirdiği büyük bir sorumluluk vardır. Orta sıralarda oynayan kulüp takımlarından sonra onlardan çok farklı olan oturduğu koltuğun getirdiği saha içi ve daha da önemlisi saha dışındaki önceliklerinin acilen farkına varmalıdır. Maalesef bu yetkinliğin minimumunu geçtiğimiz 10 ayda gösteremeyen Yanal'ın 2006 treni için bilet kuyruğundaki yeri hala kaybolmuş değildir.

2006 Dünya Kupası 2003 yılındaki Letonya maçında adeta yokuş aşağı kendisini bırakan Türk Futbolu için vazgeçilmez ölçüde tutunacak bir daldır. Bu dala tutunmalıyız. O ya da bu şekilde. Bu konunun ehemmiyetle irdelenmesi, söylediğimiz gibi önce Yanal'ın kafasında yer etmesi daha sonra da birkaç gündür yaratılan yapay gündemle bulanıklaşan futbolcularımızın kafasında yer ettirilmesi gerekmektedir. Aksi halde 2 senedir tepetaklak giden Türk futbolunun uçurumun dibini görmesi pek de uzak olmayacaktır.