Bir Önceki Sayfa
Hayatım Futbol / Ekim 2005   Hayatım Futbol / Ekim 2005
Bir Sonraki Sayfa
Sağ ve sol taraflardan bizim Fenerbahçeli olduğumuzu ispatlamaya çalışan tezahüratlar yükseliyor, tribünün neredeyse tamamını oluşturan Fenerbahçeli renksiz ve tepkisiz. Bu arada dikkat ediyorum, forma giyen hiç kimseyi göremiyorum Fenerbahçeli olduğunu bildiklerimden. Ne Fenerbahçe forması, ne Beşiktaş. Bazı kişilerde rakip takımın atkısı var o kadar.

Maç başlamaya yakınlaşıyor iyice. Bir derbide bu duyguları yaşamak son derece ilginç. Tribündesiniz ve takımınız sahada ısınırken içiniz gidiyor ama ne olur ne olmaz diye seslenemiyorsunuz onlara. Rakip tribünler ise dolu. Pankartlar sarmış etrafı. Ben ise takıma güveniyorum. Seremoniden sonra bir fısıltı geliyor kulağıma kimden geldiğini duymadığım. "Santradan sonra rengimizi belli edelim" diye. Heyecan sarıyor. Fenerbahçeliliğimizi belli ederek izleyebileceğiz maçımızı. Ve dualarla beraber santra yapılıyor. Beşiktaş tribünleri ünlü üçlülerini çekiyor. Kısa bir sessizlik oluyor statta. Ve 10 -9 ... 3-2-1 "Her zaman her yerde en büyük Fener..." Ve arkasından "laylaylay laylaylaylay Fenerbahçeeeee...."

İlk yaptığım şey sağımızda ve solumuzda bulunan Beşiktaş tribünlerine bakmak. Şaşırmış bir haldeler. Beklemedikleri bir şey. Halbuki nedenini çözemiyorum. Aramızda bulunan Beşiktaşlılar da üst tarafına çıkartılıyor bulunduğumuz tribünün. Aramıza da emniyet görevlileri bir duvar oluşturuyor. "Ohh be!" diyorum;

"güvenlik boynumuzun borcu" sözünü hatırlıyorum. Artık hiçbir tatsızlık olmayacak. Derken arkamda bulunan ve daha üst düzey bir polis olduğunu anladığım kişiden şu ses yükseliyor "Hemen çembere alın bu grubu." Hala valimizin verdiği söz senettir düşüncesinde aklıma ters bir şey gelmiyor. Ama o da ne, çembere alma işlemi coplarla gerçekleşiyor. Halbuki kimsenin bir tatsızlık çıkardığı yok. Ve bir anda bir ses daha; "Çıkarın Fenerbahçelileri dışarı.." İşte o ses; devlete güvenimi yitirdiğimi hissettiğim ses. Nasıl yani, diye bir memurla konuşurken, arkamdan iten bir başka memur, itme yumrukla ama. Ve emniyet güçlerinin oluşturduğu bir koridordan yürüyerek, hiç ama hiç bir taşkınlık yapmadan çıkarken, en üst sıradaki memurun copuyla çıkan herkese vurması. Alttaki koridordaki polisin de küfürler eşliğinde çıkanları itmesi.

Stadın tam önündeyim. Bir Fenerbahçeli arkadaşımı görüyorum. Suratı kan içinde. Polislerden biri çok sert vurmuş suratına ve burnu kanıyor. Kırık mı var bilemiyorum. Resmini çekiyorum hemen.

Dışarıdayım. Neden 11 yürekli futbolcumun yanında değilim? Neden onları yalnız bıraktım? Suç benim değil herhalde. Ben elimden geleni yaptım. Bu düşüncelerle yanımda Hatay'dan gelen arkadaşım bir an önce taksi bulmak üzere yolun kenarında duruyoruz. "Sen burada bekle ben yukardan taksi bulup seni alayım" diyorum; Taksim'den aşağı inen

yola doğru yürüyorum. O sırada çevik kuvvet deniz tarafına doğru bir hareket yapıyor. 2 dakika bekledikten sonra taksiye atlıyorum ve bindiğim gibi Hataylı arkadaşımı arıyorum. Cebi açtığında sessiz bir yerde. Acaba takside mi diye düşünürken şu cevap şoke ediyor beni."ben gözaltına alındım; otobüsteyim." Ne yaptın, ne oldu; diye soruyorum; cevap daha da şaşırtıcı; "Taksi bekliyordum alındım."

Bir yanda gözaltına alınan yakınlarımın durumlarını merak etmem; bir yandan içerde kalamamış olmanın verdiği üzüntü. Diğer bir yanda ise gurur.Yine de ordaydım. Sesimi duydular eminim. Ve o duydukları sesle bu maçı kazanacaklar.

Gece yarısı saat 04.00. Hataylı dostum resmi çekilip; sabit bir ifade imzalatılıp serbest bırakılıyor, hiç bir suçu olmadığı halde o saate kadar orda tutulmuş durumda. Aklımıza ceza alacakları

gelmiyor; hala güvenmek istiyoruz devlete. Konuşuyorum, nasılsın diye. "Kazandık ya, ordaydık ya; dünyalara bedel" diyor. "Gene olsa düşünmeden giderim o stada."

Ve ertesi gün. Fenerbahçe galip gelmiş. Mutluyuz. Ama maruz kaldığımız muamele, yaşadıklarımız düşündürüyor bizi.. Bu ülkede valiye bile güvenmeyeceksek kime güveneceğiz?

Futbolu elbirliğiyle öldürmeye çalışıyoruz. Futbolu görselliğinden uzaklaştırınca, futbol da sudan çıkmış balığa dönecek. Ve şu andan sonra diyorum ki, aynı uygulamanın yapılacağı ilk deplasman olan Ali Sami Yen'deki Galatasaray-Fenerbahçe maçına da gideceğim. Yasak olsa bile gideceğim. Orada olacağım. Futbolu seven; tribünü seven herkesi de bu mücadeleye davet ediyorum. Biz tribünden atılırken "dışarı" diye tempo tutan Beşiktaş taraftarlarını da Kadıköy'de kendi tribünleri içinde görmek istiyorum, Galatasaray taraftarlarını da...

Rekabeti yaşatmak isteyenlerin hikayesi bu yukarıda yazılanlar. Sporda şiddet yasasının bir tane bile taraftara sorulmadan hazırlandığı, tribünlerle ilgili alınan kararların hiç bir taraftara sorulmadığı bir ülkede, bir deplasman hikayesi maalesef bu şekilde yazılabiliyor. İşte bir derbi. En büyük tutkusu futbol olan bir ülkede bir derbi için neler neler yazılabilirdi halbuki. Ama anlatabileceklerim bundan ibaret. Atılan güzel golleri nedense konuşamıyoruz.