Bir Önceki Sayfa
Hayatım Futbol / Ekim 2005   Hayatım Futbol / Ekim 2005
Bir Sonraki Sayfa
Ağustos ayının 3'ü. İnternette geziniyorum. Bir anda kıyamet kopuyor spor ve haber sitelerinde. İstanbul'un 1 numaralı adamı Vali Muammer Güler; İstanbul derbilerinde konuk takım taraftarlarına, kulüp yönetimleri maçtan 24 saat önceye kadar talepte bulunmadıkça yer ayrılmayacağını söylüyor. Kısaca derbilerin deplasman takımı taraftarlarına yasaklandığı yönünde bir açıklama var. O açıklamadan sonra ortalık karışıyor; bunun anayasal bir hak olduğu sorgulanıyor. Herkes isyanda.

Burak Şakarcan
Bu açıklamadan tam 24 saat sonra. Bu sefer bu olumsuz hava ortadan kalkıyor. Bir toplantı çıkışı yine Vali Muammer Güler şu açıklamayı yapıyor, derbilerdeki yasaklamayla ilgili soru soran muhabirlere; "Yasak diye bir şey yok. Sadece toplu gidiş kalktı. Deplasman taraftarına özel bilet satışı olmayacak. Demir parmaklıklarla çevrilmiş özel bir yer ayrılmayacak. Bunun dışında münferit
olarak maça gitmeyi yasaklayamayız. Anayasal haktır. Deplasman takımının taraftarı üstüne formasını giyip, boynuna atkısını takıp maça gidebilir. O kişinin güvenliği de bizim boynumuzun borcudur."

Bu açıklama tribün sevdalılarını bir anda gülümsetti. Aynen beni de. Arkasından

gelen günlerde her yayın organında deplasman yasak diye haber çıktı; maalesef medyanın işine böyle geliyordu herhalde. Ama ben en güveneceğim kişi olan İstanbul valisinden garantimi almıştım.

Ve geldik eylül ayının ortalarına. Hafta sonu oynanacak Beşiktaş-Fenerbahçe maçı için bilet satışı başladı. Alışkanlıktan olsa gerek biletimi eski açık tribünden aldım. Deniz tarafındaki açık tribünden. Gerçi İnönü Stadı'nın şu andaki tek açık tribünü desek daha doğru. Benimle beraber birkaç arkadaşım da bilet aldılar. Hatta sadece bu maç için Hatay'dan gelen bir misafirime de ben bilet aldım.

Maç günü yaklaştıkça basındaki "Yasak bu maça gitmek!", "Fenerbahçe taraftarsız oynayacak!" haberleri dikkatimi çekmeye başladı. Böyle bir yasak yoktu ki!

Ve maç günü geldi çattı. Yine de tek Don Kişot ben olmayayım diye, üstüme tuttuğum takımın renklerini taşıyan bir ürün giymedim. Cebimde atkım duruyordu. Ne de olsa vali beyin izni vardı.

20.00'da başlayacak maç için 19.15 gibi İnönü Stadı'nın önündeydim. Etrafıma bakındım, hangi kapıdan gireyim diye düşünürken, önündeki demir parmaklıklarda misafir takım girişi denilen ve geçtiğimiz senelerde deplasman taraftarlarının içeri alındığı kapıyı gördüm. Acaba bu kapıdan girersem, münferit

maça gelmiş Fenerbahçelilerle içeride buluşmam daha kolay olmaz mıydı? Bu düşünceyle yürüdüm gişeye doğru, sıra yok. Önde siyah t-shirtli bir kişi var o kadar; o da benim maraton tribününden tanıdığım biri. Münferit gelmiş o da. Tahminimce içerde epey kişi göreceğim. Ama merakım sarı-lacivert formalı biri olacak mı?

Ve evet; bir taraftar için en güzel duygu, gişeden geçip, bileti kestirip o yemyeşil sahayı görmek. Etrafıma bakınmaya başlıyorum, heyecanlı bir şekilde. Acaba kimseler var mı tanıdığım?

Büyük bir şaşkınlıktan sonra fark ediyorum ki, neredeyse tribünün yarısına göz aşinalığım var. Bazıları da arkadaşım. Gizli bir şey yapıyoruz sanki, selamlaşıyoruz. Arada Beşiktaşlılar da var.

Bir tanıdık daha görüyorum, yanına oturuyorum. "Çok kalabalığız" diyor. Dikkatle inceliyorum.

Bu arada maça ayrı girdiğim Hataylı arkadaşım arıyor cep telefonumdan. "Neredesin?" diyor, her zamanki orta bölümdeyim cevabını alınca okkalı bir küfür sallıyor. "Ben sola girdim ve geçiş yok polis kapatmış."

Bu konuşmadan 10 dakika sonra görevliden rica edip ortaya geliyor o da. Etrafta bir Fenerbahçe muhabbetidir gidiyor. Gittikçe kanım ısınmaya başlıyor bu tribüne.