Bir Önceki Sayfa
Hayatım Futbol / Ekim 2005   Hayatım Futbol / Ekim 2005
Bir Sonraki Sayfa
Çünkü futbolun ve tribünün paylaşımcı yanını ön plana çıkaran bu yapı, seyirci sayısının aynı kalmasını ve oluşturduğu pozitif ortamla artmasını sağlamaktadır.

Nefretle ve gerilimle beslenen ve ülkemizde her alana bulaşmış yapı ise, sadece gerilim doruğa çıktığında ve kişi-kurum egolarını okşayan zaferler kazanıldığında bu yapıdan hoşnut kişileri -sadece bu hareketlenmeler gündemdeyken- tribüne çekecektir. Bu gerilim ve zafer uzakta kaldığı zaman da alışık olduğumuz boş ve tatsız tribünlerle yüz yüze gelmek söz konusu olacaktır.

Bu yapı ülke futboluna zarar verdiği gibi maddi anlamda da kulüplere kayıp olarak geri dönmektedir. Haliyle öncelikli olarak bunun bilincinde olması gereken yöneticiler uzun vadeli planlarla klüplerine bağlı "futbol" seyircilerine yönelik planlamalarda bulunmalıdırlar.

Elbette ki bu yapının sadece kulüple sınırlı kalmasının kendine faydalı olmayacağını, ülke genelinde sağlam bir temele oturtulmasını göz önünde bulundurması gerekir. Bu da yöneticilerin eylem ve söylemlerinde, hedef kitlesi olarak yine "futbol seyircilerine" hitap eden tavır ve ifadelere sadık kalmasıyla olabilir.

Problemin medya yönünde ise sorumluluk asıl tüketici olan futbol seyircilerine düşüyor. Futboldan uzak konularla futbol adında saatleri tüketen programlara,15 dakikada okunup biten ve seyircinin bildiği ve yazmasını isteği söylemlerle gündem yaratan yazılı organlara rağbet edildiği ve bu gündemlerin kanıksanmasına direnç gösterilmediği sürece, gücünü oluşturduğu gerilim ortamından alan yapıyla baş etmek kısa vadede pek mümkün değildir.

Futbol seyircisi olarak ilk yapılması gereken; kendimizden başlayarak, yönetimlere ve medyaya uzanan bir sorgulama süreci başlatmak olacaktır.

Bu sorgulamada asıl hedefin; futbolun, takım sevgisinin paylaşılacağı bir ortamın sağlanması olduğu gözetilmelidir. Bu sorgulama süreci, futbol seyircisinin sunulana yönelen değil,sunduklarını alan bir yapıda olduğunun vurgulanmasıdır.

Bu süreç pasif hale getirilmiş futbol seyircisinin, aktif cepheye geçerek önündeki engelleri pasifize edecek güçte olması gereken bir süreçtir.

Sarı-siyah renkleriyle 90'lı yılların ikinci yarısından itibaren lige renk katan, taraftar sorunu çekmesine rağmen İstanbulluların kalbinde ayrı bir yeri olan, önce yaptığı transferlerle sonra da maddi sorunlarla gündeme oturan İstanbulspor geçen sene 2. lige düşmekten kurtulamadı.

Mert Aksoylu
Kuruluşu 1926 yılına dayanan takım, İstanbul Erkek Lisesi öğrencileri tarafından kurulur. Savaş zamanı hastane olarak kullanıldığı için sarıya boyanan okul, Çanakkale Savaşı'na gönderdiği öğrencilerin tamamı şehit olunca geride kalanlar arkadaşlarının anısına tüm pencereleri siyaha boyarlar. İstanbulspor'un sarı-siyah renklerinin temeli de o günlere dayanır.

Kuruluşundan sonra 2 sene içinde birinci lige çıkmayı başaran İstanbulspor, 1931-32 senesinde de en büyük başarısına ulaşır ve hem İstanbul hem de Türkiye Şampiyonu olur. O zamanlarda da maddi

sorunlarla uğraşan takım inişli-çıkışlı yıllar yaşar. 30'larda başarılar, 40'larda gerileme devri, 50'lerde ve 60'larda yine yükseliş ve Türkiye Liginde yakalanan 3.lük derken 70'lerde klüp amatör kümeye kadar düşer.

Lise tarafından yaşatılmaya çalışılan klüp 1990 yılında Cankurtaran Holding'e satılırken kulübün manevi değerlerini korumak için yüzde 10'luk pay lisede kalır. 1994 yılında Uzanlara geçen takım, kısa sürede 1. lige çıkmayı başarır.

İstanbulspor'un birinci lige çıktığı 94-95