Hayatım Futbol / Ekim 2005       Hayatım Futbol / Ekim 2005   

Elif Karadayı

Ben onu çocukluğumdan beri tanıyorum. Zaten onu tanımayan da yoktu mahallede. Bağıra çağıra mor-beyazlıların marşlarını söyleyerek gezerdi yollarda. Bazen saç sakal birbirine karışmış görürdük , bazense  kabak bir kafayla çıkardı karşımıza. Değişik bir adamdı. Annem yaramazlık yaptığımda "Bak seni Ali'ye veririm" diye korkutmasa,  çocukken bile sevebilirdim onu...

Aslında tek korkan ben de değildim. Tüm arkadaşlarım "Ali geliyor!" lafını duyunca,  kaçacak yer arardı benim gibi. Ali çocukluğumun ummacısıydı, gençliğimin eğlencesi, şimdilerde ise acım oldu.

"Bir adam benim hayatımın hep temel noktalarında nasıl bu kadar etkili olabilir ki?" diye düşündüğüm zamanlar çok oluyor aslında.  O farklıydı. Ve biz onun farklılığının hep farkında olduk.

Onu abarttık, ona karşı da bu abartıyı yansıttık; hatta kendimize karşı da bu abartıyı abartarak sindirtmeyi başaramayınca ona geri döndürmeye çalıştık... Normal davranamadık bir türlü... Oysa o tüm abartılmışlıkların göbeğinde oturan bir garip Alicikti...


Doğumu ile ilgili bir sürü rivayet dinledim. Kimine göre cami avlusuna mor-beyaz bir kundakta sarılı bırakılmıştı, şimdi annesi sandığımız yaşlı kadın da onu bağrına basıp büyütmüştü. Kimine göreyse bizim mahallenin biraz dışındaki mor-beyazlıların kulüp binasının bahçesinde doğurmuştu annesi onu. Daha bir sürü şey anlatıldı ama en çok aklımda kalan bunlar oldu. Çünkü bunlar onun mor-beyaz hayatını tamamlıyordu bana göre.

Aklı eksikçeydi ya, onun nedeni de  çeşit çeşit anlatıldı, konuşuldu. Mesela bir arkadaşım stattaki bir tribünü gösterip; "Hah işte tam burda oturuyormuş Ali annesiyle. Santrafor Hasan'ın şutu Ali'ye çarpmış" demişti.  Mantıklıydı o gün için bu, inanmakta bir sakınca görmemiştim... 

Neyse işte Ali böyle rivayetlerle tanımaya çalıştığımız bir adamdı; büyüyüp de kendimize olan güvenimiz biraz olsun artınca ilk işimiz, Ali'den korkmamak oldu...

O marşlar söyleyerek geçerken taş attık, çelme taktık, tüm çocukluk korkularımızın öcünü almaktı bu bir anlamda; ama bunu itiraf etmeye gerek duymadan keyifli kahkahalar atarak güldük.

Bir Önceki Sayfa
 

O zaman da birileri hep bağırırdı "Ali geliyor!!" diye; ama büyümüştük ya korkmazdık, korkutmaya çalışırdık Deli Ali'yi... Sesi kalındı, hani adamın gözüne bakıp "Beh!" dese ödünü düşüren cinsten...

Ama o sese rağmen karıncayı ezmeyecek yufkalıkta olduğunu keşfetmiştik ya biz, onu ezmeye çalıştık. Ama o zaman bu işleme "ezme" denilmiyordu "eğlence"ydi sadece...

Evet, Ali ile çok eğlendik. Takım otobüsünün peşinden koşturduk mesela bir keresinde "Kaleci İbrahim sana forma verecekmiş" diye. Yalan olmasın belki 4-5 kilometre koşup yola yığılıp kalmış derlerdi... Bir başka gün sağbek Ömer'e "takımı sattı" diye saldırtmış baya bir eğlenmiştik... Sonunda bunu alıp karakola götürmüş bir güzel dövmüşlerdi, kulüp başkanı zor çıkartmıştı nezaretten. Birkaç gün yürüyemedi diye hatırlıyorum...

Sonra adam olduk tabi. İş hayatı, evlilik, çocuk derken ensemizi kalınlaştırmaya başlamıştık hafiften; Ali ise yaşlanmıştı. O hala takımının peşinden deplasmanlara gider, otobüsün koridorlarında uyur; açlığa, susuzluğa direnir ama mor-beyaz aşkından desteğini esirgemezdi. Artık Ali'ye sahip çıkma zamanımızdı, gördüğümüz yerde halini hatırını sorar cebine milyar verir gibi bir edayla üç beş kuruşu sıkıştırır, keyiflenirdik; güçlü adamlardık biz. Ali'ye yardım seferberliği var gibiydi aramızda. Ali istemeye istemeye alır ya, daha bir hoşumuza giderdi bu isteksizlik, "Lan al oğlum biz yabancı mıyız?" deme fırsatı verirdi bize böylece...

Başta da dediğim gibi biz Ali'nin hep farklılığı ile ilgilendik, insan tarafını unuttuk. Ali insandı oysa ve  o gün ölüm haberini alınca anladık bunu. Ali ölebiliyordu, o zaman insandı... Korktuğumuz, eğlendiğimiz, beslendiğimiz Ali ölmüştü. Takımla gittiği deplasmanda araba çarpmış hastaneye kaldırılamadan yolda ruhunu teslim etmişti...
Son yolculuğuna onu Ali olarak yolcu etmek istedik ve mor-beyaz kocaman bir bayrak yaptırdık tabutunun üstüne örtmek için. Bayrağı örtmeyi başardık ama onu yine "Ali" olarak görmeyi başaramadık; çünkü onu en son "Mor-Beyaz Ali" olarak anacaktık... Oysa o sadece Aliydi. Yalnız, kimsesiz, aklı eksikçe ama sevmeyi bilen, sevdiği uğruna canını veren bir Ali, "bizim Ali"...

Bir Sonraki Sayfa