Bir Önceki Sayfa
Hayatım Futbol / Ekim 2005   Hayatım Futbol / Ekim 2005
Bir Sonraki Sayfa
Futbol kamuoyunda, A Milli futbol takımı üzerindeki tartışmalar uzun zamandır sürüp duruyor. Ama tartışılan ne yazık ki hiç bir zaman futbol değil. Maalesef, bizim toplumumuzda çoğunlukla olduğu gibi; o mu, yoksa bu mu konusu.

Murat Eryılmaz
Çok değil, azıcık geriye dönüp bakalım birlikte. Milli futbol takımımız 2002 Dünya Kupası finallerinden üçüncülükle dönmüştü. O sıralarda büyük bir çoğunluk bulutların üzerinde dolaşıyor ve 2006'da Almanya'da düzenlenecek olan finallerde, kupayı kazanmanın en büyük adaylarından birisinin de Türkiye olduğundan söz ediyordu. Herkes kendisine başarıdan pay çıkarmaya çalışıyor, törenler yapılıyor, madalyalar dağıtılıyordu. Muz cumhuriyetlerinden birindeydik sanki.

Sonra ne oldu? 2004 Avrupa Şampiyonası eleme gruplarında ikinci olduktan sonra,

Letonya gibi Avrupa futbolunda ciddiye alınacak düzeyde olmayan bir ekibe elenerek finallere katılma hakkını kaybetti takımımız. Hemen kabahatli bulundu: Zamanın A milli takım teknik direktörü Şenol Güneş'e kesildi fatura.

Ne de olsa karizması ve vizyonu yoktu Güneş'in. Oysa dünya üçüncüsü olan takımın da başında o vardı. Ama tabii ortada başarı varsa, federasyon başkanı, yönetim kurulu, spordan sorumlu devlet bakanı, milletvekilleri, hatta başbakan bile başarıda pay sahibidir. Teknik direktör sadece bir alt düzey görevli oluverir. Söz konusu başarının yıllardır birlikte oynayan,

Türk futbolunun en önemli jenerasyonun, özverili çabası ama elbette kura ve eşleşmeler yardımıyla elde edilmiş olabileceği konusundaki görüşler kulak arkası edilir. Gelecekle ilgili uyarılara itibar edilmez. Başarının zevki çıkarılır, paye alınır.

Ama bu üçüncülük sonrasında, sistemsizlik, ekolsüzlük ve alt yapı eksikliği sonucu yeni gelen futbolcuların aynı düzeyde olmaması nedeniyle bağıra çağıra, hatta davul zurna çalarak gelen problemlerle karşılaşılınca da ilk iş birisinin kellesini almaktır. Ne de olsa şark kültürüdür bizim kültürümüz. Böylece gider Şenol Güneş ve yerine futbol federasyonu seçimlerine çok kısa bir süre kala Ersun Yanal, hem de uzun süreli bir sözleşme yapılarak göreve getirilir.

Her şeyden önce, bu yapılan Türk futboluna ve futbol kamuoyuna karşı büyük bir saygısızlıktır. Seçimlere çok kısa bir süre varken yapılan uzun dönemli sözleşme bir sonraki yönetimi de bağlamaktadır.

Dolayısıyla, yeni yönetime tercih şansı vermemektedir. Belki de zamanın yönetim kurulu bunu bir seçim yatırımı olarak yapmıştır. Bu da çarpık yönetim anlayışımızın bir başka göstergesidir. Benden sonrası tufan yani...

Peki ya sonra? Eline yetki ve sorumluluk verilmiş bir kişiye, o sorumluluğu taşımak için o yetkiyi kullanma izni verilmesi

beklenilmez mi? Aslında beklenilmeli ama burası Türkiye. Bu kültür böyle şeylerle ilgilenmiyor çoğunlukla. Hemen "biz dünya üçüncüsüyüz, Gürcistan ile nasıl berabere kalır, Ukrayna'ya nasıl yeniliriz?" edebiyatı başlar.

Bir futbolcunun A milli takımda oynatılıp oynatılmaması üzerine türlü spekülasyonlar yapılır. Güneş'i yeni futbolcuları milli takıma yerleştirmemek ve yukarıda sözü edilen belli bir futbolcuyu sürekli oynatmakla eleştirenler, bu kez Yanal'ın yeni futbolcuları takıma almasını ve yeni bir oyun yapısına geçmeye çalışmasını eleştirmeye başlarlar.

Sonuçta, bir fırsat bulunur bulunmaz, yani punduna getirilir getirilmez Yanal'ın da görevine son verilir. Her şeyin sorumlusu Yanal'dır çünkü. Yöneticiler suç giymez bu kültürde...